free hit counters

Görüntünün Müziği Üzerine

28.04.2015 1179 0

     Görüntünün müziği veya başka bir deyişle görüntü üzerine yazılan müzik bugün itibariyle dünyanın büyük bir bölümünde müziğin sürekli gelişmekte olan önemli bir kolu olarak karşımıza çıkmaktadır. Pek çok ülkede, klasik kompozisyon eğitimi almış bestecilerin yöneldiği alanlardan biri olan film müziği besteciliğini, bu anlamda kompozisyonun bir alt başlığı olarak ele almak mümkün. Amerika başta olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinde, çoğu ciddi bir müzik eğitimi almış ve ürettikleri müziklerle sektörde birer marka haline gelmiş besteciler tarafından geliştirilen bu alanın Türkiye’deki başlangıcını, elbette Türk sinemasının doğum tarihi olarak kabul edilen 14 Kasım 1914’e kadar götürebilmek mümkün değildir.

Sinemanın başlangıcı ( o zamanki adıyla sinematograf) resmî belgeler de esas alınarak 22 Aralık 1895 olarak bilinmektedir. Bu anlamda Fransız Louis ve Auguste Lumiér kardeşlerin Paris’teki Grand Cafe’de düzenledikleri gösterim sinemanın resmî doğum tarihi olmuştur. 20. yüzyılın başından itibaren ürünlerini vermeye başlayan sinemada, önceleri belgesel tarzındaki örneklere yer verilmiş, bu yaklaşım Türkiye’de de benimsenmiştir. 1908’den itibaren çeşitli yerlerde açılan sinema salonlarıyla halkın sinemaya olan ilgisi hızla artmış, böylece günümüz gerçeklik anlayışında adeta belirleyici unsurlardan biri olan görüntünün egemenliği başlamıştır.

Çoğu bugün de birer başyapıt olarak kabul edilen sessiz sinema örneklerinde müzik son derece önemli bir unsurdu. Görüntüyü desteklemek amacıyla kullanılan müziklerin bir bölümü, önceleri hazır, yani doğrudan film için yazılmamış müzikler olurken, ilerleyen yıllarda filmlere özel yazılan müzikler ağarlık kazanmıştır. Sessiz sinemanın harekete, mimik ve jestlere dayalı anlatım gücü, konunun ve olay örgüsünün anlaşılmasında/seyirciye aktarımında büyük oranda yeterli oluyordu. Fakat eksik olan bir şey vardı. Müzik, işte bu eksiği kapatmak için devreye giriyor ve filmdeki duygusal atmosferin seyirciye yansıtılmasında belki de en önemli rolü üstleniyordu. Özellikle Amerika’da kısa sürede gelişen sinema sektörü, dönemin önemli bestecilerinin de ilgisini bu alana çekmiş, Dmitri Shostakovich, Sergei Prokofiev, George Gershwin, Ralph Vaughan Williams gibi dönemin önde gelen bestecileri pek çok film müziğine imzalarını atmışlardır. Bu müzikler, onları üreten bestecilerin aldıkları eğitim ve yetiştikleri kültür ortamı gereği genelde klasik çizgide seyrederken, Gershwin başta olmak üzere bazı besteciler, yine o dönemlerde doğan jazz müziğinden de etkilenerek bu yönde eserler vermişlerdir.

Uzunca bir süre bu şekilde devam eden film müziği besteciliği ilerleyen yıllarda ciddi değişimler geçirmiş, günümüz koşullarına ulaşana dek önemli aşamalardan geçmiştir. Bir olgunlaşma süreci olarak da değerlendirebileceğimiz bu süreçte iki önemli unsur karşımıza çıkmaktadır: Gelişen popüler kültür ile ona bağlı olarak gelişen popüler müzikler ve teknoloji.

Jazz müziğinin doğuşu, Amerika başta olmak üzere Avrupa müzik kültürü açısından önemli bir kırılma noktası olurken, bu müzikten hareketle yeni müzikal anlayışlar ortaya çıkmış, ilerleyen yıllarda birbirleriyle etkileşim içerisinde olan pek çok müzik tarzı doğmuştur. Teknolojik gelişimin de sağladığı imkânlarla desteklenen müzik sektörü içerisinde her kültür, yeni yeni ortaya çıkan müzik tarzlarını kendi kültür daireleri içerisinde değerlendirerek değişim sürecine entegre olmuştur. Bu bütünleşme süreci içinde film müziği besteciliği de payına düşeni almış, güç geçtikçe müzik sektörü içerisindeki yerini sağlamlaştırarak sinemanın gelişim gösterdiği ülkelerde kendine özgü biçimler kazanmıştır.

Türkiye’ye bakıldığında ise sinemanın daha yerel, dünyadaki değişime oranla biraz daha kapalı geliştiği görülmektedir. Özellikle Mısır sinemasından yoğun olarak etkilenildiği dönemde karşımıza çıkan yerel sinema dili, bu anlayış çerçevesinde üretilen filmlerin müziklerinde de açık bir şekilde görülmektedir. Dönemin şarkıcılarının başrol oyuncusu olarak yer aldığı filmlerdeki müziklere bakıldığında, Türk müzik tarihi içerisinde önemli bir yeri olan arabesk müziğin belirgin izlerini görmek mümkündür. Öyle ki, Türk sineması içerisinde bir dönem sıkça işlenen konular arasında yer alan köyden kente göçün anlatıldığı filmlerde, arabesk üslûp içerisinde stilize edilen halk müziği örneklerine sıkça rastlanabilmektedir. Tabii bu sürecin ortaya çıkmasında ülkenin o günkü ekonomik, sosyolojik ve politik şartlarının da belirleyici düzeyde etkileri vardır.

Müziğin başlı başına bir anlatım aracı olarak kullanılabilip kullanılamayacağı konusu müzik tarihi boyunca tartışılan önemli konulardan biri olmuştur. Elbette görüntü üzerine yazılan müzik ya da görüntüyle müziğin birleştirilmesi yeni bir şey değildir; tiyatroya ve operaya bakıldığında müziğin görüntüyle olan ilişkisinin yüzyıllar öncesine dayanıyor olması bunun en büyük kanıtıdır. Fakat müzik ile görüntü arasındaki ilişki belki de en olgun ve gelişkin şekline sinemanın doğuşuyla birlikte 20. yüzyıl içerisinde kavuşmuştur. Çünkü bu yüzyıl sinema başta olmak üzere, televizyonun ve daha sonraki yıllarda ortaya çıkan internet ortamının da etkisiyle adeta “görüntünün yüzyılı” olmuştur. Görselliğin bu kadar etkili olduğu bir dönemde, müziğin anlatım gücü ile birleşmesi elbette kaçınılmazdır.

Özellikle son 40 yıl içerisinde üretilen filmlerin müziklerine bakıldığında adeta filmlerle özdeşleşmiş, neredeyse iki unsurun birbirinden ayrı düşünülemeyeceği örneklere sıklıkla rastlanmaktadır. Bu noktada filmin konusunun, kurgusunun ve kullanılan sinema dilinin besteci tarafından doğru şekilde analiz edilmiş olmasının önemi büyüktür. Çünkü besteci, ancak bu unsurları doğru şekilde kavrayabildiği takdirde filmle özdeşleşebilecek bir müzikal atmosfer oluşturabilir. Bu atmosferi oluştururken kendi kimliğini ve müzik dilini yansıtmak durumunda olan besteci, aynı zamanda klişelerden ve ezberlerden kaçınarak samimiyetini de ürettiği müziğe katmak durumundadır. Duygu yoğunluklu bir sahnenin arka planında yer alan müzik ile hareketli bir sahnenin fonunda yer alan müzik elbette birbirinden farklı olacaktır. Bu noktada besteci açısından önemli olan şey, müziğinde bir takım genel geçer unsurlar kullanmak yerine, samimiyetini ve inandırıcılığını yitirmeden kendi müzik dilini yansıtması ve bunu görüntü ile bütünleştirebilmesidir. Tabii ki bunun tek bir yolu yoktur; kimi besteci duygusal bir sahne için, uzayıp giden, sade ve durağan bir ezgiyle gereken atmosferi elde etmeyi seçerken, bir başkası aynı sahne için yalnızca efektlerin kullanıldığı bir atmosfer oluşturma yoluna gidebilir. Tüm bunlar müziğin anlatım gücünün farklılığına ve zenginliğine işaret etmektedir.


Yazan: Uğur Küçükkaplan

Henüz yorum yapılmamış
Diğer YazılarTümünü Gör

Gitar\'a Yeni Başlayanlara Tavsiyeler

Uzun yıllardır müzisyenlik yapan biri olarak söyleyebilirim ki, müzik sohbetlerinde denk geldiğim gitar çalmayı öğrenmek...


>> Devamını Oku
08.11.2015 5753

Müziğin Çocuk Gelişimine Olan Etkisi

Günümüz koşullarında bilim ve bilgiye, dolayısıyla eğitime duyulan gereksinim hızla artmaktadır. Sanat yoluyla çocuğu eğitme ...


>> Devamını Oku
30.04.2015 3012

Müzik Tarihi

Müziğin tarihte ilk nasıl ve nerede ortaya çıktığı ve ne amaçla kullanıldığı konusu uzun yıllar süresince müzik araştı...


>> Devamını Oku
29.04.2015 2442

Jazz Müziğin Tarihçesi

EFSANE

‘‘Mississipi nehri civarında  Vicksburg şehrinde  yaşayan Charles  adlı  m&u...


>> Devamını Oku
29.04.2015 1553
Yorum Yap

E-mail adresiniz gösterilmeyecektir. Lütfen * alanlarını boş geçmeyiniz.
Adınız *
Mail Adresiniz *

Web Site

Yorumunuz *